GÖLGEDE KALANLAR
Bizler gölgelerde yetişmedik ama gölgede kalanların döneminden geliyoruz. Belki de bu zamana kadar her dönem o döneme çıkıyor ama biz bu unuttuğumuz önemli detayı zaman zaman hatırlıyoruz ya da bize hatırlatılıyor.
Üniversiteden mezun olduktan yaklaşık bir sene sonra İstanbul’da güçlü bir firmada çalışmaya başlamıştım. Ama her gün büyük bir bıkkınlıkla o yolu alıyordum. İşe alışamamış, düzenimi bir türlü kuramamıştım. Her gün minimum iki saat otobüs yolculuğu yapmak beni çok yoruyordu. Bazen kendime zaman ayıramıyor, makyajımı iş yerinde yapıp üstümü orada düzenleyebiliyordum. Biraz tembel bir hâlim vardı ya da işe ısınamıyor olmamdan kaynaklanıyordu. Üstünden yaklaşık on yıl geçmesine rağmen hâlâ bunun cevabını net veremiyorum doğrusu.
Yine böyle bir günde işe gittim. Ofiste çalışırken aşağı taraftan gelen sesleri duyunca alt kata inip bakmak istedim. Merdivenlerden indim ve mutfağa geçtim. Mutfakta bir kadın etrafı düzenliyordu.
“Merhaba, kolay gelsin.” dedim.
Döndü ve teşekkür etti. Çok güzel, esmer bir kadındı. Buğday tenliydi, gözleri zeytin gibi simsiyah. Ama kırık bir Türkçesi vardı. Konuşmasından Türk olmadığı anlaşılıyordu. Kadının adı Rana idi. İsminin anlamı “parlak, etkileyici güzellik”miş. İsmi tam olarak kendisini anlatıyordu aslında.
Çok güzel bir kadındı ama gözleri çok hüzünlü bakıyordu. Sanırım hikayesi de, on yıl sonra bile hâlâ o yüzden aklımda kalmış. Gerçi akılda kalmayacak gibi değildi çünkü tam bir trajediydi maalesef.
O gün, öğle arası herkes gittikten sonra mutfağa inip bir kahve içmek istedim. Bu arada Rana ile sohbet etmeye başladık. Kendisi İranlı idi. Bu tür iş yerleri ve evlere temizlik için giderek geçimini sağlıyordu. Çalışkan bir kadındı, maharetliydi. Sohbet ettikçe İran’dan buraya neden geldiğini merak ettim. Çünkü ne ailesinden ne de İran’dan bahsediyordu.
Sonra dayanamayıp tüm cesaretimi toplayarak onu İran’dan buraya neyin getirdiğini sordum. Sorumdan sonra derin bir sessizlik oldu. Bir an ileri gittiğimi düşünerek pişman oldum. Rana, yaşına yakışmayacak bir yorgunlukla sırtını sandalyeye dayadı, gözleri bir noktaya daldı. Hiçbir şey diyemeden öylece kaldım. Kadının yüzünde gördüğüm acı, bugüne kadar tanık olmadığım, yaşamadığım bir dönemin sessiz ama en büyük şahitlerindendi bence.
Gözlerinin içine bakacak cesareti bile bulamadım. Öylece sessizce beklemekten başka elimden bir şey gelmedi. Neyi beklediğimi, ne duymayı umduğumu bilmiyordum. Bunları düşünürken mutfağı incelemeye koyuldum. Daha önce fark etmediğim doğa resmi bulunan bir tabloyu fark ettim. Mutfağın düzeninde değişiklikler yapmış, çay içmemiz için herkesin kupasını ayırmış, temizleyip ayrı bir bölmeye koymuştu. Özenle filtre kahveyi hazırlamıştı.
Odadaki derin ama ağır havayı hafifletmek için bunları düşünerek oyalanmaya çalışıyordum. Şimdi dönüp baktığımda kendime de kızmıyor değilim. Karşımda gözleri dolan, acı çeken bir kadın var; ben ise mutfakta bardakları, duvardaki tabloyu inceleyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Duymayı bırak, hissetmeye bile dayanamadığım kederi o, çok uzun bir süre göğsünün sol kısmında taşımıştı.
Tüm bunları düşünürken istemsizce kafamı Rana’ya çevirdim. Ağlamamak için kendisini zor tuttuğunu anladığım bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
“– İranlıyım… Uzunca bir süre orada yaşadım.”
Bunu söylerken yüzünde nefretle iğrenmenin karıştığı bir ifade vardı. Anlatacaklarının ağırlığının bir duman gibi odayı kapladığını hissettim. Bu yüzden oturduğum yerde hiçbir şey demeden sadece onun anlatmasına izin vermeye karar verdim. Çünkü sanırım onun da buna ihtiyacı vardı.
Anlatmaya başladı: Beş kardeşlermiş. Rana, annesinin ortanca çocuğuymuş. Ailesi, standart bir İran ailesi gibiymiş; yani kurallara birebir itaat eden bir aile. Rananın bir abisi, bir ablası, iki de küçük kardeşi varmış. Zamanla erkek kardeşleri düzene ayak uyduran bir zihniyete bürünmüşler.
Kız kardeşi ve ablasını hâlâ çok özlediğini, hele annesinin gözünde tüttüğünü söylerken gözyaşları daha fazla kirpiklerinde tutunamayarak yanaklarına düştü. Onları anlatırken gözlerindeki huzur ve özlem, bugün bile düşündükçe içimi ısıtıyor.
“– İran duygu dolu bir ülke; her duygunun da anlam bulduğu bir yerdir.” dedi.
“– Aslında cennet de olabilir, kimine göre cehennem de…” diye devam etti.
Küçükken bunun ayrımını yapamadıklarını, büyüdükçe gerçeğin acı şekilde yüzlerine çarptığını anlattı. Kardeşleriyle arası iyiymiş ama yaş aldıkça düzenin acımasız yüzüyle karşılaşmak zorunda kalmışlar.
Rana’nın Yasmin adında bir arkadaşı varmış. Dert ortağı, sırdaşı, kötü gün dostu. Komşulukları çocukluktan beri sürüyormuş. Yasmin’i anlatırken yüzünde alışık olmadığım bir aydınlanma gördüm. Her şeyi iliklerine kadar yaşamış bir kadın olarak bana da sanki o anları yaşıyormuşum gibi hissettirdi.
Yasmin’in de Rana’nın da aile yapısı aynıymış. Belirli bir yaşa geldiklerinde işler zorlaşmaya başlamış. Artık sadece gözleri görünecek şekilde kapanarak, üzerlerine çarşaf giyip sokağa çıkabiliyorlarmış. Sadece erkek olmayan, yani “mahrem” sayılmayan yerlerde peçelerini çıkarabiliyorlarmış.
Bunları anlatırken “– Bu normal değil.” demek istedim ama sustum. Çünkü o zaten bu hikâyenin mağduruydu.
“– Şimdi burada bu özgürlüğü tattığımda fark ettim ki,” dedi,
“– Aslında orada yapılan şeylerin ne dinde ne gelenekte yeri varmış. Düzeni eline alanlar kendi düzenini kurmuştu. Bunun hangi inanışta yeri vardı ki?”
Zaman geçtikçe korkusu artmış. Babası evlilik zamanının geldiğini düşünüyormuş. Bu cümleden sonra daha kötü şeylerin geleceğini hissettim.
Rana devam etti:
“– Babam pasaportuma el koymuştu. Zaten pasaportum olmadan sokakta dolaşmam bile suçtu. Annem ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu. Yasmin ve Mitra ablayla görüşmem yasaktı. Sonunda istemeye geldiler. Babam, benden on sekiz yaş büyük bir adamla evlendirdi beni. Ben daha bir çocuktum, korkuyordum. Koca değil, okumak istiyordum…”
Sesi titriyordu.
“– Kimseye sesimi duyuramadım. Duyursam da ne çare? Kimi kime şikayet edecektim? Hepsi aynı zihniyetteydi.”
Zaman geçtikçe şiddet artmış, pasaportuna el konmuş, dışarı çıkması yasaklanmış.
“– Şükür ki bazen Yasmin gelirdi yanıma, bana iyi gelen tek şey oydu.” dedi.
Sonra sesi titredi:
“– Daha on yedime yeni basmıştım, kucağıma çocuğumu aldım. Çocuğun bir çocuğu olmuştu adeta.”
İsmini Ramin koymak istemiş ama kocası izin vermemiş:
“– Amir olacak.” demiş.
“– Ne olursa olsun umurumda değildi. Onu kucağıma aldığımda sadece ‘İnşallah babasına benzemez.’ dedim.”
Bir gün Yasmin ağlayarak gelmiş. Babası onu altmış yaşında bir adama vermek istiyormuş. Üstelik adam, Yasmin’i “kuma” olarak almak istemiş. Sonunda vazgeçilmiş ama bu yaşlı adam peşlerini bırakmamış.
Bir gün Yasmin kırmızı bir çarşaf giymiş. Adam gidip şikayet etmiş:
“– Bu kızın kırmızı çarşaf giymesi benim nefsimi uyandırıyor.”
Sonrasında olanlar insanın içini parçalıyor…
Yasmin’i “ahlaksızlık”la suçlayıp halkı galeyana getirmişler. Meydanda taşlayarak öldürmüşler onu. Kimse engel olmamış. Rana o anı anlatırken sesi titriyordu, elleri sıkılıydı.
“– Yasmin’in iç çamaşırları kalana kadar üstü parçalandı,” dedi, “taş yığınının ortasında cansız bedeni yatıyordu.”
O gece hem ağrıdan hem kederden sabaha kadar uyuyamamış.
“– Yasmin’in suçluları tutuklanmadı,” dedi. “Çünkü bu cinayet toplu işlenmişti. Herkes olayın üstünü kapattı. Babası bile utanmalıymış, çünkü kızı böyle bir insanmış! Babası da o düzenin adamıydı.”
Sonra sesi alçaldı:
“– Ne önemi vardı ki? Biz zaten yoktuk onlar için. Yemeklerini yapar, çocuklarını doğururduk. Ne bir söz hakkımız ne bir vasfımız vardı gözlerinde. Biz vardık ama yoktuk. Gölgede kaldık. Biz gölgede kalanlardık…”
Ama artık böyle olmayacaktı. Rana karar vermişti:
“– Dayanacak gücüm kalmamıştı. Gitmek istiyordum. Kardeşimden rica ettim, yalvar yakar Mitra ablaya ulaştım. Ülkeden çıkış için yardım istedim. Ama çocuğumu da bırakamazdım. Mitra abla biletleri halletti, biraz da para verdi. Bir gece oğlumla evden kaçtım. Sokakta Mitra abla ve ailesi beni arabayla aldı. Onlar da büyük risk aldı, yakalansalar ailecek hapse atılacaklardı. Ama bana yardım ettiler.”
Onların Türkiye’deki bir aile dostunun yanına gelmiş. Düzenini kurduktan sonra oğluyla ayrı bir eve çıkmış.
“– Hâlâ korkuyorum,” dedi, “gelir, peşime düşer diye. Ama oğlum şimdi ilkokula başladı. Tek temennim o canavarlara benzememesi.”
Bir süre sustu, gözlerini kapadı.
“– Yasmin’i hatırlamadığım bir günüm bile yok. Heba olmuş bir gençlik… Eminim o düzenin Yasmin gibi yuttuğu çok fazla gölgede büyüyen fidanlarımız var.”
Sonra son cümlesini söyledi, sesi artık titremiyordu:
“– Ben, hepsi için, çocuğum için, kendim için, özellikle Yasmin için gölgelerden, o prangalardan kurtularak çıktım. Gördüm ki özgürce aldığın bir nefesin ederini bugüne kadar hiçbir zaman dilimi verememiş bana. Şimdi özgürüm… Tekrar bir fidan olup yere düşene kadar. Bunu da kabul ettim zaten.”
Sarsılmıştım. Durduramadığım bir gözyaşı seli vardı. Hiçbir şey diyemedim.
Bu kadar güçlü bir kadının karşısında kendi güçsüzlüğümden ve uğruna bir şey vermeden elde ettiğim özgürlüğümden utandım. Belki de bu da yanlıştı.
Ama bir şeyi artık çok iyi biliyordum:
Özgürlük kimse tarafından bir diğerine verilmemeli. Çünkü bu zaten doğuştan hakkımız.
Sevgiler ile N.K.