Genel

ZAMANLA MI GEÇER? YOKSA ZAMAN MI GEÇER?

Sanırım bu iki sorunun cevabını tam olarak idrak ettiğimde büyüdüm ben. Önceleri her şeyin istediğim gibi yoluna gireceğine, ben yapmasam da birinin bunu benim için yapacağına inanıyordum. Çünkü öyle olmalıydı, aksi ne mümkün?

Herkesin kıyameti ölümüdür derler ama bence onun öncesinde de bazı küçük kıyametlerimiz var. Dibe vurduğumuz ve sonunda asla eskisi gibi olamadığımız, iyi anlamda olmasa bile neredeyse yeniden doğduğumuz küçük kıyametlerimiz…

Halamın özenle saçlarımı ördüğü, büyük bir neşe ile okula gittiğim zamanlardı. Çocukken çok yaramaz, ele avuca sığmaz biri olduğum söylenir hep. Ben ise kendimi bildim bileli çocukluk yıllarımı suskun ve içime kapanık hatırlarım.

Ataerkil bir aile yapısında yetiştirildim. Toplumda erkeklerin daha fazla sayıldığı, kadınların ise hizmet etmek için kapıda beklediği bir yapı. Eminim ki kulağa çok ürpertici ve çekilmez geliyor. Böyle bir yapıda yetişen ailemde özellikle annem bizler için farklı bir hayat çizgisi oluşturmaya çalışmıştı kendince.

Babam ne kadar bize sert mizaçlı bir görüntü çizse de bir o kadar duygusal biriydi. Bize değer verdiğini bilirdik, işte zaten sorun da buydu sanırım; sadece bilirdik. Babam bu katı düzende, maddi manevi çok zor şartlarda yetiştirildiğinden ancak gördüğü kadar sevgiyi bizlere gösterebiliyordu. “Görgülü kuşlar gördüğünü işler.” Sanırım tam olarak böyle bir durum için söylenen bir atasözü. Babam bizi sevmiyor değildi, sadece bunu göstermeyi bilmiyordu.

Sanırım okula gitmeyi de bu yüzden çok seviyordum. Başarılarımın takdir edildiği, sevildiğimi ve değer verildiğimi hissettiğim yer.

Ortaokuldan itibaren her zaman düşüncelerimi ya da hayal dünyamı kaleme dökme arzum vardı. Yazı yazmayı, kendimi ifade etmeyi çok seviyordum. Okulda ne kadar aktif isem, evde o kadar içine kapanıktım.

Çevremdeki kız arkadaşlarımdan çoğu ortaokuldan sonra liseye devam etmedi; kimisi devam etmek istemedi, kimisi devam edemedi… Bazıları ortaokuldan sonra evlendi. Ortaokuldan sonra liseye başlayan birkaç kız arkadaştık. Bu şekilde bir çırpıda anlatıyorum, ancak benim de liseye başlamam çok zor oldu. Babam, liseden sonra okumamızın çok da gerekli olmadığı düşüncesindeydi. Çünkü benim liseye gitmem, köyden merkeze taşınıp bir düzen kurulması ve buna bir bütçe ayrılması demekti. Bir de tabii, “kız çocuğu” olmamın da bunda payı vardı. Annemin babamla kavgaları ve büyük uğraşları sonrası liseye başladım. Ancak tahmin ettiğiniz gibi bir düzen kurulmadı. Ben, merkezde yaşayan ve okula yarım saat araç mesafesinde oturan teyzemlerle yaşadım bir sene.

Okula başladığım için heyecanlı, nasıl bir ortamda bulunacağımı bilmediğimden korku doluydum. Ortaokul matematik öğretmenim sağ olsun, matematik öğretmek yerine matematikten nefret ettirmeyi başarmıştı. Ama başarısız olma gibi bir şansım olamazdı. Hele ki mevcut durumumda. Çevremde arkadaşlarım her dersten özel ders alırken ben saatlerimi verip çalıştım.

Dört sene sonra dershane yüzü bile görmeden hatırı sayılır bir üniversitede iyi bir mühendislik bölümü kazandım. İşte o zamandan sonra çark tersine döndü. Babam çevrede bunun gururunu yaşadıkça, diğer kardeşlerim bana göre daha rahat bir süreçten geçtiler.

Babamla bir kez olsun aynı sofrada gülerek yemek yediğimiz bir anı hatırlayamıyorum. Ya da bir kez bana sarıldığını. Öyle garip bir durumdu ki, ondan sevgi görsem ben utanırdım herhalde. Oysa o kadar normal duygulardı ki bunlar. O, gözümde sadece bir otorite olarak kaldı. Asla sevgisini hissetmediğim ama komutlarına uymak zorunda olduğum bir otorite…

Kendime dair hayaller kurarken, üniversitede farklı bir hayat kurmuşken birden çark tersine döndü. Çoğu zaman siz planlar yaparsınız ama kaderinizdekini yaşarsınız; hayat tam olarak böyle bir şey sanırım.

Üçüncü sınıfa geçtiğim yaz İstanbul’da staj yapıyordum. Standart, yorucu bir gündü; tek isteğim bir an önce eve gidip dinlenmekti. Otobüse binmeden babamla konuştum. Telefonu kapatıp otobüse bindim. Teyzemlere geldiğimde ev sessizdi. Masada yemek yerken parça parça konuşmaların döndüğünü hatırlıyorum.

Sanırım o zamanlar almak istediğim ehliyetin sınavının kaydı üzerine bir konuşma geçiyordu. Yemek sonrası babamın küçük bir kaza geçirdiğini, ciddi bir şey olmadığını söyleyerek beni eve götürdüler. Gidene kadar ağladığımı hatırlıyorum. Çok korkuyordum. Bir bilinmezliğe doğru gidiyordum. Sanırım belki de hâlâ o yüzden belirsiz olan her şey ürpertir, korkutur beni.

Etrafta köşe başlarında sürekli bana bakılarak konuşmaların dönmesi ve insanların acıyarak bakması bende mide bulantısına neden olmaya başlamıştı. Hastaneye gittiğimizde babamın durumunun ağır olduğunu öğrendik, çok ciddi bir trafik kazası atlatmıştı.

Beş aydan fazla babam hastanede kaldı. Annem her gün babamı hastane köşelerinde bekledi. Biz de ilk zamanlar sürekli, sonrasında dönüşümlü gidip gelmeye başladık. Doktor, omuriliği zarar gördüğünden kurtulsa bile yatalak kalacağını söylemişti. Annem gözyaşları içinde ağlarken ben sadece içime ağlayabildim…

Bazı zamanlar tek kişiyle sınırlı olması kaidesiyle yanına ziyaretçi kabul ediliyordu. Ben de bir gün ziyaretçi olarak girdim. Babamın bakışları bile değişmişti. O sert mizacı kaybolmuştu. İlk defa sevgisini gösterdiğini hissettim. Bakışlarında hem pişmanlık hem keder hem de merak vardı. Bizim dışarıda ne yaptığımızı, nasıl olduğumuzu merak ediyordu. Bu çok normaldi. Çünkü erkeğin olmadığı yerde kadının hükmünün geçmediği, kadının çalışmasının hor görüldüğü bir toplumdu bizimkisi.

Sanırım herkesi bizden iyi tanıdığından dolayı etrafta uçuşan leş kargalarından korkuyordu. Yoğun bakım koridorundan geçerken hıçkırıklarla ağladığımı hatırlıyorum. Ne olursa olsun babam benim için sarsılmaz bir dağ gibiydi. “Baba çınar ağacı gibidir; meyvesi olmasa da gölgesi yeter,” derler. Sanırım o çınarın yıkılışını görmek çok ağır gelmişti bana.

O zamana kadar sözleşme nedir bilmeyen ben ve kardeşim, babamın hastane işleri ve şirketteki işleri için koşturmaya çalışıyorduk. Annem ilkokul mezunu, biz ise hâlâ üniversitede öğrenciyiz. Şu an kaleme alırken bile hatırladıkça hıçkırıklara boğan bir durum…

Üniversitenin açılışı ile birlikte okula yeniden dönmek zorunda kaldık. Ben, acılarla yüzleşmekten korkan biri oldum hep. Döndükten sonra sanki böyle bir kaza hiç olmamış gibi hayatımı sürdürmeye çalıştım. Kendimi avutmak ya da kandırmak, kendime yapabileceğim en iyi anesteziydi.

Günler böyle geçerken, çok geçmeden akşam bir telefon aldık. Babamı kaybetmiştik. Bizim dağ gibi çınarımız artık yoktu. Benim için inanması zordu. Otogarda sinir krizi geçirdim. Kendimi her şeyin iyi olacağına, babamın iyileşeceğine o kadar kaptırmıştım ki, o yüzden yıkımım da devasa boyuttaydı.

Aile evinde taziyeleri kabul etmeye başlamıştık. Annemin, ziyaretimize gelen biriyle olan görüşmesi asla aklımdan çıkmadı. Sanırım gelenler akrabalarımızdan biriydi. Herhangi bir şeye ihtiyaç duymamız halinde kendilerinin yardıma hazır olacağını söylüyorlardı. Artık ailemizin yükünü sırtında taşıyan annem de,
“Zaten kim olacak yanımızda, bir şeye ihtiyacımız olsa sizi arayacağız,” dedi.

Bunu söyleyen annem, bugüne kadar kimseden medet ummayan biriydi. Ama aynı zamanda çok zeki bir kadındı. O durumu bizden önce idrak etmişti. Biz artık dışarıdan eksik, korumasız, yalnız görünen kişilerdik. Babamın yokluğu bizim küçük kıyametimiz olmuştu.

İşte o an daha net anladım ki biz unutmaya çalıştıkça, insanlar bakışlarıyla ve davranışlarıyla unutturmayacaklardı.

Yani zamanla geçmeyecekti…
Sadece zaman geçecekti.

Sevgiler ile N. K.